Zeki Ömer Defne

2005-12-30 17:45:00

ZEKİ ÖMER DEFNE İNCELEMESİ

SUNUŞ

 

            Zeki Ömer Defne’nin hayatı, edebi kişiliği, eserleri ve bir şiirinin tahlilini içeren bu çalışma, çeşitli kaynaklar taranarak hazırlanmıştır. Taranan belgeler Kaynakça bölümünde belirtilmiştir.

           

            Bazı kaynaklar birbirleriyle ortak cümleler içermekteydiler. Bu tür durumlarda eleme uygulanarak, daha fasih olan bölümlere yer verilmiştir. Aynı yerden alınan cümlelerin oluşturduğu paragrafın en son cümlesine dip not konulmuştur. Art arda gelen iki paragraf ya da bölüm aynı yerden alıntılandıysa iki bölümün sonuna da dip not eklenmiş, ikinci dip not açıklamasında “age.” kısaltmasına başvurulmuştur.

 

            İmla konusunda Türk Dil Kurumu’nca belirlenen kurallara bağlılık gösterilmiştir. İmlasında özgünlük, farklılık bulunan kısımlarda dip not kullanılarak, söz konusu durumun alınan metinden kaynaklandığı belirtilmiştir.

 

Çalışma, dört bölümden oluşmaktadır:

1.Hayatı ve Edebi Kişiliği

2.Bütün Eserleri

3.Şiirlerinden Birkaçı

4.Bir Şiirinin Tahlili

 

Dip notlar bütün bir çalışma boyunca süreklilik gösterir. Her bölümle beraber yeniden başlamaz. Buna karşılık, dip notlar üç ayrı şekilde yerleştirilmiştir. İkinci bölüme dek olan dip notlar bu bölümün sonunda, üçüncü bölüm dip notları mezkur bölümün her sayfasında ve son bölümün dip notları da en sonda yer almıştır. İşbu çalışma 9 sayfalık olup 2006 söz içermektedir.

 

HAYATI VE EDEBİ KİŞİLİĞİ

 

            1903 yılında Çankırı’da doğdu. Çankırı Ertuğrul İptidaisi ve Çankırı İdadisi’nde okudu[0]. Öğrenimine Ankara Muallim Mektebi’nde devam etti. Ankara Muallim Mektebi’ni 1921’de birincilikle bitirdi. Burayı bitirdikten sonra ilkokul öğretmeni olarak çalışmaya başladı. O zamanlar bir köy olan Korgun’da ve Çankırı İdadisi ilk kısmında ilkokul öğretmenliği, müdür muavinliği ve müdür vekilliği görevlerini yürüttü[1]. Yeterlik sınavını vererek ortaokul öğretmeni oldu. 1925–1935 arasında Türkçe edebiyat öğretmeni ve yönetici olarak Kastamonu Lisesi’nde görev yaptı. Bu arada dışarıdan bitirme sınavlarına girip lise diploması aldı (1931). 1935’te İstanbul’a, Kabataş Lisesi’ne atanınca, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1939)[2]. O tarihten başlayarak Alman Lisesi, Şişli Terakki Lisesi, Galatasaray Lisesi, Yıldız Harp Akademisi gibi okullarda hocalık yapan Zeki Ömer Defne, 1970 yılında emekli olmuştur[3]. Bazı kaynaklarda tarih 1969 olarak verilmiştir[4].

 

            Zeki Ömer Defne’nin, çocukluk yıllarında, özellikle anne ve babasının sanatçı ve kültürlü kişiliğinden etkilenmiş olduğu anlaşılır. Babasının hattat olduğunu ve Hulusi mahlası ile şiirler yazdığını, yine annesinin de Ahmediye, Muhammediye, Kuddusi gibi eserleri okuduğunu bizzat kendisi mülakatla anlatmıştır[5].

 

            İlk şiiri, Çankırı’da yayımlanmakta olan Hak Yolu gazetesinde çıktı (1923). Daha sonra Çınaraltı (1941), Ün (Isparta, 1943), Hareket (1948–1949), Şadırvan (1949), Zeytin Dalı (1950), İstanbul (1953–1956), Edebiyat Dünyası (1956), Çağrı (1959), Galatasaray (8 Mayıs 1964, 12 şiir) ve Varlık gibi dergilerde göründü[6].

 

Ömer Bedrettin Uşaklı, Ahmet Kutsi Tecer çizgisinde bir sanatçı olarak değerlendirildi. Yeni bir şiir dili aradı; kendi deyişiyle “henüz üzerine eğilmediğimiz atalardan miras kalan hazinelerini, bugünün imkanları, bugünün aydınlığı içinde yaşayan, sıcak, bizden, samimi ve tatlı canım Türkçenin şiirdeki yerini denemek ve sesini, teneffüsünü duymak ve duyurmak” başlıca kaygısı oldu. Bunu da büyük ölçüde başardı; “saz şiir geleneklerine bağlı şiirinde yerli motifleri, işlenmiş ince bir halk diliyle kullandı. Ölçülü-uyaklı, özgün bütün şiirlerinde duyarlılığın gücü, dilinin yoğunluğu ile saz şairleri dünyasından modern şiirin estetiğine göre, en iyi yararlanmasını bilen şairlerimizden oldu” (Necatigil)[7].

 

            İlk şiirini yayımladığı zaman Defne, yirmi yaşındaydı. Kırk yaşına kadar yayımladığı şiirlerin sayısı yirmiyi bulmaz bile. Ama ona bu da yetiyordu. 1948’de “Resimli Türk Edebiyatı Tarihi”nde Nihat Sami Banarlı tarafından ilk kez değeri belirtildi. Bu dönemlerde şiirlerini bir kitap haline toplamış olmakla beraber, çeşitli dergilerde yayınlanan aşık tarzı şiirleriyle ve bilhassa büyük Erzincan depremi felaketi için yazdığı Bu Memleket Böyle Ağlar isimli bir ağıtıyla haklı bir sevgi ve şöhret kazanmıştır. Zeki Ömer Defne’nin âşık tarzı söyleyişi ilkesi ile başlangıçta yazdığı “Ilgaz, Gül Ey Isparta’nın Pembe Gülleri ve Bu Memleket Böyle Ağlar” isimli şiirleri dahi, onun halk ve saz şiiri geleneğimize yoğun bir biçim verişinin, yeni bir rota çizişinin ispatlarıdır.

 

Zeki Ömer Defne, diğer şiirlerinde de görüldüğü üzere günlük hayata ait hadiselerden ve eşyalardan hareket eden bir şairdir. Yolda rastladığı yıkık bir tiyatro, muhtelif kitapları bir araya getiren “Bir Telli Kitap”, “Radyo Dolabı”, gazetelerde sık sık bahsi geçen “Erozyon” hadisesi, “Katakomp”, “Arefe”, vb. onun için bir şiir konusu olabilir. Bastırmadığı şiirler arasında da alelade hayat ve aktüaliteden ilham alan birçok şiirler vardır[8].

Erzincan’dan Isparta’ya, İstanbul’dan Konya’ya kadar… Vatandaki acıları, sevinçleri ve güzellikleri, modern mahalli bir üslupla ele aldığını, sembolik, fakat sırrını bu memleketin evladına açan bir lezzet ile verdiğini görürsünüz. Zeki Ömer Defne’nin neredeyse bir asra yaklaşan hayatının büyük bir kısmı, aşk derecesinde bağlı olduğu iki varlığa adanmıştır: Şiirleri ve öğrencileri… Bu yüzden ona Şair Öğretmen veya Öğretmen Şair sıfatlarından her ikisi de yakıştırılmıştır[9].

 

Şiirlerinde hayata bakış tarzı genellikle olumsuzdur. Şairin hayat karşısında almış olduğu tavır acaba yaşının icabı mıdır? Savaşa rağmen eserlerinde yaşama sevincini terennüm eden Orhan Veli-Cahit Sıtkı neslinden sonra gelen Türk şairlerinin çoğu umumiyetle hayata menfi bir gözle bakmışlardır. Bunda sosyal şartlar kadar Marksist edebiyatçıların ortalığa yaydıkları her şeyi kara gösteren davranışlarının da büyük rolü vardır[10].

 

İlhamını günlük hadise ve eşyalardan alan Zeki Ömer Defne’nin şiirlerinde kendisini hissettiren belirli bir ideoloji yoktur. Çok ağır şartlarda bile şairlerin kendilerini mesut edecek şeyler bulabildikleri göz önüne alınacak olursa, bunu devrin müşterek hassasiyet tarzı ile izah etmek mümkündür[11].

 

Kendisini, Güney Amerika’da yetişen ve 60–70 yılda bir defa çiçeğini veren Puya bitkisine benzeten büyük şairimiz, Çocukluk yıllarını ve meslek yıllarının bir kısmını geçirdiği Çankırı’yı hiçbir zaman unutmamış, Çankırı için de şiirler yazmıştır. Çankırı, Ilgaz, Çankırı Alacası, Yeğen, Eskipazar’ın Taşları bunların en tanınmış olanlarıdır[12]. Zeki Ömer Defne, eserlerinde Asri Baba mahlasını da kullandı[13].

 

Ülkemizin değeli şairlerinden olan Zeki Ömer Defne, 2 Aralık 1992 tarihinde bu dünyadan göçmüştür[14].

 

 

 

 

BÜTÜN ESERLERİ

 

Şiir:

Denizden Çalınmış Ülke, Ankara, MEB, 1971

Sessiz Nehir, Ankara, MEB, 1985

Kardelenler, İstanbul, Tunç Matbaası, 1988

 

 

Araştırma:

Dede Korkut Hikayeleri Üzerinde Edebi Sanatlar Bakımından Bir Araştırma, Ankara, TDK, 1988

 

 

 

 



 

ŞİİRLERİNDEN BİRKAÇI

 

 

Kuşlar Olup[1]

 

Şu vapurda olmalıydım, şu uçakta! Hep hayal…

Nerde o değişim hani: olup bir mavi martı

Uçmalı, uçmalıydım gökler süresince sarhoş

Düşler iskelesine dek bir kanadımda güneş,

Bir kanadımda kalbimin sonbahar rüzgarları…

Ve baktım ki aşağıda gölgemden başka şey yok

Gerisin geri dönmeliydim yine kendi denizime

Atıp iskeleye o kanatları.

 

Sonra yeni bir değişim: çocukken masallarda

Kah olduğum, kah bindiğim kuş, Anka.

Uçmalı, uçmalıydım sarhoş kuş, unutulmuş kuş…

Ömrümce hep vardım, buldum sandığım

Sevgi, sevgili denen Kafdağı’nın ardına.

Ve baktım ki meydanda gölgemden başka şey yok

Atıp sırtımdan taşıyıp durduğum o saf oğlanı

Gerisin geri dönmeliydim yine kendi masalıma

 

 

Senin Yanında

 

Senin yanındayken, avuçlarımda,
Suda sabun gibi eriyor zaman.
Ve sanki yağ gibi kayıp gidiyor
Bir balık ellerimin arasından.

Al, yeşil sedefler akıyor ağdan,
Bana ram oluyor suların sırrı
Sade bir şeyler var parmaklarımda;
Pul pul, pırıl pırıl ve senden ayrı.

 

 

Sevmek Seni

 

Seni sevmek gece gezmek gibidir
Bilmediğiniz büyük, görklü bir şehri.
Diyelim haydi, dilinden anlıyorsunuz biraz
Ve diyelim ki neonlarla planlar
Götürdüler bir zaman bir yere kadar sizi.

 


Ya buralardan ötesi, öteleri?
Nerelere doğru uzanır gider
Şu yollar, sizin gördüm, sizin bildim dediğiniz
Elvan ışıklı üç beş meydanın ötesinden
Hangi labirentlere, hangi kör sokaklara?
Ve daha günün, ayın bile görmediği
Hangi yeraltı yollarına ve daha nerelerden?
Kolay mı böylesi bir şehri tanımak öyle?
Kaldı ki sen...

Getirip bırakmış sizi bir kara gemi bu şehre,
Daha ilk iskelede kamaşmış gözleriniz.
Ve ilk meyhanesinde içmişsiniz üstelik
En nefis, en afsunlu şarabını dünyanın!
Artık ordan oraya bir deli yellerde siz...

Sen gel de bu halinle ben seni gezdim, gördüm de!

 

 

Ziller Çalacak


Zil çalacak... Sizler derslere gireceksiniz bir bir.
Zil çalacak, ziller çalacak benimçin,
Duyacağım evlerden, kırlardan, denizlerden;
Ta içimden birisi gidecek ardınızdan uça ese...
Ama ben, ben[2] artık gidemeyeceğim.

Zil çalacak... Siz geminize, treninize gireceksiniz bir bir.
Zil çalacak, ziller çalacak benimçin,
Duyacağım, iskelelerden, istasyonlardan bütün;
Ta içimden birisi koşacak ardınızdan...
Ama ben, ben artık gelemeyeceğim.

Sonra bir gün bir zil çalacak yine,
Hiç kimseler, kimsecikler duymayacak...
Ne sınıflar, ne iskeleler, ne istasyonlar, ne siz...
Ta içimden birisi kalacak oralarda...
Ben gideceğim.

 

 

Orta Anadolu


Git ha git otsuz ağaçsız, sensizliğim
Yansır sanki yüzyıllardan bu yana.
Yansır memleket olur.


Ey savaşlar, bozgunlar, ey iç göçler, ey bağrım!
Ey biraz Orta Anadolu!
Kavuşsun da arada bir zafer sarhoşluğuna.
Yine görüp göreceğin hasret olur.

Çok görür el kadar gölgeliğini.
Rahat vermez yel, yağış yeşiline, çiçeğine...
Zaman zaman boşlukta beliren bir ince dal,
Bir avuç toprağının başına dert olur.

Vara vara üç beş haneli bir köy günler sonra,
Bir geçmişle ödeşeceksiniz biraz.
Bilmem nerelerden kalmış hangi kan davaları...
Kal cinayet, geç git cinayet olur.

Hayal, bu bozkırların ortasında,
Önünde bir sürü gece yarısı
Ağılına, yemyeşil çıkıp simsiyah dönen,
Bir çoban Ahmet olur.

Madem ne yana, nasıl dursa sana duruyor,
Bu bozkır bu kör,
Ey yeşil, ne kılarsa sana ibadet olur.

 

 

Ilgaz


Yıldızlar çamlara değer de geçer,
Gün burdan başını eğer de geçer.
Sular dizlerini döğer de geçer.
Bir Ilgaz, er Ilgaz, yar Ilgaz!..

Başında bir tavus tuğ gibi çamlar,
Yollara dizilmiş tığ gibi çamlar,
Karşıdan bir zümrüt çığ gibi çamlar.
Bir Ilgaz, er Ilgaz, yar Ilgaz!..

Dalı var; göklere yeşil direktir,
Gölü var; dağlara düşmüş yürektir,
Yolu var; içinde yitsem gerektir.
Bir Ilgaz, er Ilgaz, yar Ilgaz!..

 

 

 

ŞİİRİNİN TAHLİLİ

 

 

Deli Davulcu

 

Duruvermiş bir deli yağmurun altında

Vurur da vurur, vurur da vurur.

Kasnak ıslak, deri ıslak, çomak ıslak, ip ıslak…

Gerer ha gerer, vurur ha vurur.

 

Kim bilir ne zamandan beri çalıp çalıp da

Duyuramadığı hangi acılar, hangi acığlar[xvi] adına

Yağmurlar altında şimdi bu davul

 

Siz misiniz, ben miyim, hangimiz bu

Akşam akşam köyde bu deli davulcu?

 

 

 

            “Deli Davulcu” şiiri Varlık dergisinde 1974 yılında yayımlanmıştır. İlk şiiri, 1923 yılında Çankırı’da Hak Yolu gazetesinde çıktıktan sonra Çınaraltı (1941), Ün (Isparta, 1943), Hareket (1948–1949), Şadırvan (1949), Zeytin Dalı (1950), İstanbul (1953–1956), Edebiyat Dünyası (1956), Çağrı (1959), Galatasaray (8 Mayıs 1964, 12 şiir) gibi dergilerde şiirleri yer almıştır. Varlık dergisi de şiirlerinin yayımlandığı mecmualardan birisidir. Zeki Ömer Defne çok şiir yazmadığı için, dergilerdeki şiirlerinin sayıları da çok değildir.

           

            Bu şiir, şairin edebi kişiliğini iyi yansıtır. Şair, edebi tarzına uygun olarak, günlük hayata ait olaylardan, eşyalardan, kişilerden hareket etmiştir. Yolda rastladığı yıkık bir tiyatro, muhtelif kitapları bir araya getiren “Bir Telli Kitap”, “Radyo Dolabı”, gazetelerde sık sık bahsi geçen “Erozyon” hadisesi, “Katakomp”, “Arefe”, vb. onun için bir şiir konusu olabilir. Bastırmadığı şiirler arasında da alelade hayat ve aktüaliteden ilham alan birçok şiirler vardır[xvii].

           

            Günlük hayat, çeşitli yönleriyle, hususlarıyla birçok şairin şiirinde yer almıştır. Bu şiirde de gözlemin yansıtılması söz konusudur. Şair, dışarıdaki bir olayı, kişiyi, kendince söze dökmüştür. Hocaların hocası Mehmet Kaplan’ın da dediği gibi, “konu, duygu ve düşünce, şair için bir ham malzemeden ibarettir. Mühim olan onların ele alınış ve işleniş tarzıdır[xviii]”. Bu şiirde de Zeki Ömer Defne tarzı ortadadır.

 

Duruvermiş bir deli yağmurun altında

 

Yukarıdaki dizede hem söz konusu kişi (Deli Davulcu) belirtilir hem de yağmurun şiddetli olduğu (1.Duruvermiş bir deli // yağmurun altında, 2.Duruvermiş bir deli yağmurun altında). İkinci dizedeki “vurur da vurur, vurur da vurur” ve dördüncü dizedeki “gerer ha gerer, vurur ha vurur” yapılarıyla davulun sesi çağrıştırılmıştır. Burada tokmağın art arda davula vurulması, art arda geliş sezilmektedir. Sürekliliği, ikilemeler ve “r” sesi sağlar.

 

 

Kasnak ıslak, deri ıslak, çomak ıslak, ip ıslak…

 

Az önce söz edilen gözlemin betimlemesi yapılır. O olay, an canlandırılmağa çalışır. Davulcu ve eşyaları sırılsıklamdır fakat o vurmağa devam eder.

 

Kim bilir ne zamandan beri çalıp çalıp da

Duyuramadığı hangi acılar, hangi acığlar adına

Yağmurlar altında şimdi bu davul

 

Yukarıdaki ilk dizede “kim bilir ne zamandan beri” yapısıyla Deli Davulcu’nun etrafça pek fark edilmediği anlatılır. Ne zamandan beri çırpındığı, ses verdiği belli değildir. Burada ayrıca uzun süredir davulcunun orada olduğu da anlaşılır. “Çalıp çalıp” ikilemesi bunu sağlar gibidir. Davuldan çıkan seslerin birer feryat olduğu “acı” olmasından anlaşılır. Deli Davulcu’da karakterleşen bu feryat eden insan, şiirin son iki dizesinde genelleşmeğe başlayacaktır. Sesini, acılarını duyuramaması az önce sözü edilen fark edilmemeyi destekler. O kişi boşu boşuna yağmurun altında değildir. Yukarının son dizesi de beyhude yere olmadığını açıklar. Ses çıkaran davul olduğu için “bu davul” denmiştir. Odaklanılan nesne davuldur.

 

Siz misiniz, ben miyim, hangimiz bu

Akşam akşam köyde bu deli davulcu?

 

Şiirin son iki dizesi deyim yerindeyse, ışıldağı Deli Davulcu’dan bize, genele çevirir. Odaklanılan şey değişmeğe başlar. Artık günlük hayattaki siz, sen, ben vardır. “Deli Davulcu” şiirinde alelade hususlar, semboller aracılığıyla derinleştirilir. Son dizelerde odağın değişmesi bir ipucudur. Anlatılmak istenen daha kapalı olarak verilir. Şiir sürecinde açılmağa başlar ve bir yerde durur.

 

Zeki Ömer Defne’nin alelade şeyleri semboller vasıtasıyla derinleştirmesine, dilin imkanlarından faydalanmasına, şekil ile muhteva arasında münasebetler kurmasına, neşredilmemiş şiirlerinden de bir örnek vermek istiyorum[xix]:

 

Stop Lambaları

 

Koşmuş, gelmişsinizdir kan-ter bir çizgiye dek,

Tam, yanar “Stop”

 

Yarınız o yanda yitik, yarınız bu yanda bitik…

Ara yerde bir şey kan-revan stop.

 

Kaçar vapurlar, trenler, fırsatlar yana tüte;

Kalırsınız kapkara iskele, istasyon stop.

 

5022
0
0
Yorum Yaz